Salât ve selâm Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Allah Teâlâ, zikir halkalarının bizlere ulaşmasına vesile olan sahabe-i kirâmdan [radıyallahu anhüm], selef-i sâlihinden, İslâm âlimlerinden, Allah dostlarından [rahmetullahi aleyhim] ve Hâcegân-Nakşibendî büyüklerinden [kuddise sırruhum] razı olsun.
Hatim kelimesi sözlükte, “mühürlemek, engellemek ve bir şeyin sonuna ulaşmak” manalarına gelir. Dinî ıstılah olarak ise hatim, “bir şeyin sonuna ulaşmak” manasından hareketle “Kur’ân-ı Kerîm’i sonuna kadar okumak” anlamına gelir.
“Hâce” kelimesi Farsça kökenli olup “hoca” yani “âlim” demektir. Çoğulu ise “hâcegân”dır. “Hâce” ifadesi, Selçuklular’dan itibaren yaygın olarak âlimler için kullanılmıştır. Sultan Alparslan ve Sultan Melikşah’ın baş veziri Nizâmülmülk [rahmetullahi aleyhim] Siyâsetnâme’sinde, “hâce-i saîd, hâce-i reşîd, hâce-i kâmil” gibi hürmetkâr sıfatları ulema için kullanmaktadır. Ayrıca Selçuklu devlet teşkilatında “Hâcegân-ı dîvân” denilen daire amirleri vardır. Muhtemelen bu zatlar da ilmiye sınıfındandır. Hâcegân tarikatının piri Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin mürşidi Yusuf Hemedânî hazretleri [kuddise sırruhümâ] Nizamiye medreselerinde müderris olan büyük bir Selçuklu âlimiydi. Hâcegân yolunda ilme çok önem verildi, ilim ehline azami ihtimam gösterildi. Bu vesileyle “hocaların tarikatı” manasında hâcegân ismi kullanıldı.
Zikir meclislerinin faziletine dair pek çok âyet-i kerime ve hadis-i şerif bulunmaktadır. Asr-ı saadetten itibaren nesilden nesle intikal ederek günümüze kadar gelen zikir halkaları ümmet-i Muhammed’in [sallallahu aleyhi vesellem] hiçbir zaman terk etmediği bir salih ameldir.
Bir gün Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem], Mescid-i Nebevî’ye geldi ve orada ashâbından [radıyallahu anhüm] Allah’ı [celle celâluhû] zikreden bir topluluk gördü. Onların zikir meclisine katıldı ve “Sizin üzerinize ilâhî rahmetin indiğini gördüm; aranıza katılarak bu ilâhî rahmetten istifade etmeyi arzu ettim” buyurdu. (Hâkim, el-Müstedrek, 1/122).
Hatm-i hâcegân, Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyye’de övülen, teşvik edilen ve cemaatle yapılan bir halka zikridir. Tarih boyunca Nakşibendî tarikatı dahil bütün hak tarikatlar, Resûlullah Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetine uymak ve hadis-i şeriflerdeki müjdelere erişmek için zikir halkaları kurmuşlardır. İsimleri farklı olsa da bütün hak tarikatların kurdukları zikir halkaları, sünnet olan zikir halkasının birer çeşididir. Nakşibendi sâdâtının büyüklerinden hâcegân sâdâtına nisbet edildiği için bu yoldaki halka zikrine “hatm-i hâcegân” denilmiştir.
Hatm-i hâcegân ismindeki “hatim” kelimesinin hikmetleri çeşitli şekillerde izah edilir. Bu izahlardan birkaçı şöyledir:
Hatm-i hâcegânda İhlâs sûresi okunmaktadır. İhlâs sûresinin Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birine denk olduğuna dair hadis-i şerif vardır (bk. Buhârî, Tevhid, 1). Buna binaen İslâm âlimleri İhlâs sûresini üç defa okumanın bir hatim sevabı kazandıracağını beyan etmişlerdir. Dolayısıyla hatm-i hâcegânda okunan İhlâs sûreleri pek çok hatim sevabı kazanılmasına vesiledir.
Hatim hayır kapılarını açıp şer ve musibet kapılarını kapatır. Bu yönüyle sıkıntılar, belalar için bir nevi mühür, engel hükmündedir. Bu da hatim kelimesinin sözlük anlamıyla uyumludur. Bu minvalde Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri [kuddise sırruhû] şöyle buyurmuştur: “Maddi ve manevi zorlukları aşmak için hatm-i hâcegânı her gün yapmak gerekir.”
Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de [kuddise sırruhû] hatmenin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar, bir araya gelip hatme/zikir yapmanın faziletini bilselerdi, hasta ya da sakat olsalardı bile yine de sürünerek hatmeye gelirlerdi. Çünkü hatmenin manevi reisi Resûl-i Ekrem Efendimiz’dir [sallallahu aleyhi vesellem]. O, bu meclisleri manen teşrif buyurur ve oradakilerin dileklerini Allah Teâlâ’ya ulaştırır. Peygamber Efendimiz’in ilâhî huzura arzettiği şeyler geri çevrilir mi?”
Nakşibendî büyükleri [kuddise sırruhum] bir dönem, meclisten ayrılmadan önceki son amel olarak hatm-i hâcegân yapmışlardır. Zikir halkası kurup öyle meclisten ayrılmayı münasip görmüşlerdir. Bu da hatim kelimesinin “sonlandırma” anlamını teyit eder.
Sâdât-ı kirâmın [kaddesallahu esrârahüm] hatm-i hâcegânı çok sevmelerinin, çok tavsiye etmelerinin sebebi Allah Teâlâ’nın rızasına talip olmaktır. Nitekim zikir halkalarının müminlere rızâ-i ilâhîyi kazandıracağına dair pek çok müjdeler vardır. Bu vesileyle Nakşibendî büyükleri [kuddise sırruhum] hatm-i hâcegânı tarikatlarının temel usullerinden biri olarak belirlemişler ve hatme âdabına riayet edilmesine büyük ehemmiyet vermişlerdir.
Hatme duası hatmede okunan sûre, zikir ve tesbihlerin başta Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] olmak üzere sahabilere [radıyallahu anhüm], salihlere, sâdâtlara [kuddise sırruhum] hediye edildiği bir duadır. Bu duada Nakşibendî büyüklerinin [kaddesallahu esrârahüm] methiyeleri de yer alır.
Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Elhamdülillâhi hakka hamdihî ve senâihî ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkıhî Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmain.
Hakkıyla yapılan hamd ve senâ âlemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, mahlûkatın en hayırlısı Hz. Muhammed ile onun bütün âline ve ashabına olsun.
Allahım! Bu mübarek hatme-i şerifeyi, fazl-u kereminle bizden kabul ettikten sonra sevabının bir benzerini bizden bir hediye olarak doğruluk ve safiyet kaynağı, mahlûkatın en şereflisi Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın [sallallahu aleyhi vesellem] ravzasına vâsıl eyle (ulaştır).
[ve ilâ rûhi] Küllin min âlihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve ashâbihî ve etbâihî ve zürriyyâtihî ve muhâcirîhi ve ensârihî (rıdvanullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn).
Ve onun âlinin, evlatlarının, hanımlarının, ashabının, kendisine tâbi olanların, zürriyetinin, muhacir ve ensarın her birinin (ruhlarına vâsıl eyle) [rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn].
Yüce Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Çiştiyye ve Kübreviyye tarikatlarının silsilelerindeki sâdâtların her birinin (ruhlarına da vâsıl eyle) [kuddise sırruhüm].
[ve ilâ rûhi] Şeyhinâ ve melâzinâ ve kıdvetinâ ve imâminâ ve imâmi't-tarîkati zi'l-feydi'l-cârî ve'n-nûri's-sârî, eş-şeyh behâi'l-hakkı ve'l-hakîkati ve'd-dîni, hadrati eş-Şeyh Muhammedini'l-Üveysiyyi'l-Buhârî, el-ma'rûfi bi-Şâh-ı Nakşibend [kaddesallâhu sırrahû].
Şeyhimiz, sığınağımız, rehberimiz, imamımız, tarikatın pîri, devamlı olan bir feyiz ve sirâyet eden bir nur sahibi, hak, hakikat ve din ehlinin kıymetlisi Şeyh (Bahâeddin), Şah-ı Nakşibend diye tanınan Hz. Şeyh Muhammed el-Üveysî el-Buhârî’nin de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
Hakkânî (Hak sıfatının tecellisiyle sadece Hakk’a davet eden) kutub ve Samedânî (Samed olan Allah’ın lütfu ve inayetiyle desteklenen) gavs, (hicrî) ikinci bin yılın müceddidi, İmâm-ı Rabbânî diye bilinen Şeyh Ahmed el-Fârûkî es-Serhendî’nin de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
İrşad dairesinin kutbu (merkezi), insan ve cinlerin gavsı, Allah yolunda sülûk edip istikamet üzere olan, rükû ve secde eden (her daim ibadet ve taat üzere bulunan), zülcenâheyn (zâhirî ve bâtınî ilimlere sahip), Diyâüddin (dinin ışığı), efendimiz Hz. Şeyh Mevlânâ Hâlid’in de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
(Din hususunda) çok hassas, kendisiyle iftihar ettiğimiz vakûr şeyhimiz, efendimiz, kutb-i irşâd (irşat kutbu) ve kutb-i medâr (dünyanın kutbu), dinin parlayan yıldızı (Şihâbüddin), Hz. Şeyh Seyyid Tâhâ’nın da (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
Önceki büyüklerin sultanı, sonraki büyüklerin önderi, avam ve havassın gavsı, imamların ve sâliklerin kutbu, yardım isteyenlere yardım eden, garip ve âşıkların dostu, efendimiz, kâmil, mükemmil (kemale erdiren) ve üveysî olan şeyhimiz, Hz. Şeyh Seyyid Sıbgatullah el-Arvâsî’nin de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
Âriflerin sultanı, Hakk’a vâsıl olan kutupların kutbu, mutlak fenâ makamıyla şereflenen, Hakk’a yönelen sâlikleri en doğru şekilde terbiye eden, şeriat-ı garrâya (İslâm’a) hizmet eden, zararlı bid‘atları yok eden, sahabe ve tâbiînin eserlerini (söz, fiil ve takrirlerini/yolunu) ihyâ eden, halefin (sahabe ve tâbiînden sonra gelenlerin) tarikat esaslarını (kaidelerini, edeplerini) neşreden (yayan), dünyanın dört bir tarafında aransa bile benzeri görülmeyen tam tasarruf sahibi, haddini aşan bid‘atçılardan nispeti kesen, efendimiz, kâmil ve mükemmil şeyhimiz, Hz. Şeyh Abdurrahman Tâhî’nin de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
Önceki velilerin kemâlâtını kendisinde toplayan, sonra gelen evliyaların feyiz ve âdâbının menbaı (kaynağı), İslâm’ın ve müslümanların dayanağı, tüm şeyhlerin ve sâliklerin mesnedi, göklerin ve yerlerin ışığı, milletin ve dinin kandili, zayıfların ve yoksulların sığınağı, imamların ve sâliklerin kutbu, âşıkların sultanı, efendimiz, kâmil ve mükemmil şeyhimiz, Hz. Şeyh Muhammed Diyâüddin’in de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
Evliya ve âriflerin makamlarının vârisi, müminlerin imamı, âbidlerin ve sâliklerin dayanağı, şeriat-ı garrâyı (pâk ve parlak şeriatı) izhar eden ve bembeyaz Nakşibendiyye tarikatını ihyâ eden (canlandıran), (kulu Rabbine ulaştırmaktan alıkoyan) insanî perdelerden sıyrılan, manevi sırları barındıran, efendimiz, kâmil ve mükemmil şeyhimiz, Hz. Şeyh Ahmed el-Haznevî’nin de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
Cezbe ehlinin (muhiplerin kalplerini cezbedenlerin) sultanı, vuslata ermek isteyen müridlerin hidayet yolunu aydınlatan, âlemlerin tek kutbu, Şeriat-ı Ahmediyye yolunu (Resûlullah’ın [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetini ve İslâm dinini) yayan, Muhammediyye ağacının dalı (Hz. Muhammed’in [sallallahu aleyhi vesellem] soyundan gelen), Nakşibendiyye tarikatının pîri, Mahmûdî ahlak sahibi olan (Resûl-i Ekrem’in [sallallahu aleyhi vesellem] ahlâkı üzere olan), Nakşibendî şeyhlerinin havuzlarından içiren (müridlerin kalbine feyiz ve bereket aktaran), dinin emir ve yasaklarını insanlara ulaştırarak dini önemsemelerini sağlayan, selef ve tâbiîn büyüklerinin yolunu ihyâ eden, yakîn ile himmetlerin kaynağı olan, tasdik edenler için saadet yolu, efendimiz, kâmil, mükemmil ve üveysî olan şeyhimiz, Bilvanisli Hz. Şeyh Seyyid Abdülhakîm el-Hüseynî’nin de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
[ve ilâ rûhi] Sultâni'l-müslimîne ve melâzi'l-müstecîrîne, ve tâci'l-mensûrîne, ve muhibbi'l-mahbûbîne, ve müşâri'l-müsteşîrîne, ve irşâdi'l-mürşidîne, ve sırri's-sâdıkîne bi-hidâyeti Rabbi'l-âlemîne, el-fâtihi künûze'l-ilmi ve'd-dîni, el-müstakırri bi'ş-şerîati'l-ğarrâi, muhyi't-tarîkati'n-Nakşibendiyyeti'l-beydâi, mevlânâ şeyhine'l-kâmili'l-mükemmili'l-Bilvânisiyyi, hadrati eş-Şeyh es-Seyyid Muhammed Râşid el-Hüseynî [kaddesallâhu sırrahû].
Müslümanların sultanı, kendisine yönelip yardım isteyenleri himaye eden, Allah’tan yardım görüp kurtuluşa erenlerin tacı, (Allah tarafından) sevilenleri seven, istişare ehlinin rehberi, mürşidleri irşad eden, âlemlerin Rabbi’nin hidayetiyle sâdıkların sırrı (sâdıklarda olan dinî hikmetlerin, rahmânî feyizlerin ve rabbânî sırların kendisinde toplandığı zât), ilim ve din hazinelerini açan, pâk ve parlak şeriat dairesinde istikrarlı, bembeyaz olan Nakşibendiyye tarikatını ihyâ eden (canlandıran), efendimiz, kâmil ve mükemmil şeyhimiz, Bilvanisli Hz. Şeyh Seyyid Muhammed Râşid el-Hüseynî’nin de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
Müslümanların umutlarının toplandığı, kurtuluşa erenlerin kutbu, takva sahiplerinin dayanağı, tevekkül ehlinin vesilesi, bütün âleme karşı cömert ve ikram sahibi, tevazu ehlini çokça loving, şeriata sıkıca bağlı olan, şeriatı ve Nakşibendiyye tarikatını bid‘at ve hurafelerden koruyan, efendimiz, kâmil ve mükemmil şeyhimiz, üveysî olan, Bilvanisli Hz. Şeyh Seyyid Abdülbâki el-Hüseynî’nin de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
[ve ilâ rûhi] Sultâni'l-âşikîne, kutbü'l-aktâbi'l-vâsılîne, el-mütemessiki bi-şerîati seyyidi'l-mürselîne, kesîri'l-mehabbeti li's-sâdikîne, melcei'l-ulemâi ve'l-ârifîne, câzibi kulûbi'l-müslimîne, muhyi's-sünneti'n-nebeviyyeti, muceddidi'l-âdâbi ve't-tarîkati'n-nakşibendiyyeti'l-aliyyeti, el-mensûri min şemsi'l-medîneti'l-münevverati, mevlâye ve şeyhî ve seyyidî ve senedî ve men bihî temessükî ve aleyhi i'timâdî ve bihî iftihârî ve minhü istimdâdî ve kurrati aynî, mevlânâ şeyhine'l-kâmili'l-mükemmili'l-Bilvânisiyyi, hadrati eş-Şeyh es-Seyyid Muhammed Sâkî el-Hüseynî [kaddesallâhu sırrahû].
Âşıkların sultanı, Hakk’a vâsıl olan kutupların kutbu, Peygamberlerin Efendisi’nin [sallallahu aleyhi vesellem] şeriatına sımsıkı sarılan, sâdıklara muhabbeti çok olan, âlim ve âriflerin sığınağı, müslümanların kalbini cezbeden, nebevî sünneti ihyâ eden, âdâpların ve Tarikat-ı Nakşibendiye’nin müceddidi, Medine Güneşi [sallallahu aleyhi vesellem] tarafından desteklenen, efendim, şeyhim, seyyidim, dayanağım, tutunduğum, güvendiğim, iftihar ettiğim, medet ve himmet istediğim, gözümün nuru, efendimiz, kâmil ve mükemmil şeyhimiz, Hz. Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî’nin de (ruhuna vâsıl eyle) [kuddise sırruhû].
Bu yüce tarikatın ve diğer tarikatların sâdâtlarının, halifelerinin, müridlerinin, sevenlerinin, sevilenlerinin, mensuplarının ve müntesiplerinin her birinin de (ruhlarına vâsıl eyle).
Allâhümmec'al misle sevabihâ mektûben fî sahîfeti a'mâli küllin, verfa' bihâ deracâti küllin, ve a'li bihâ fî a'lâ illiyyîne menzilete küllin, ve zidnâ bihâ mehabbeten inde cenâbi küllin, ve efid aleynâ min berakâti küllin, ve etmim lenâ sülûke hâzihi't-tarîkati'l-aliyyeti, ve veffiknâ li-merdâti şeyhinâ vemtisâli evâmirihî vectinâbi menâhîhi.
Allahım! Bu hatmenin sevabının mislini her birinin amel defterlerine yaz, bu hatmeyle her birinin derecesini yükselt, makamlarını a‘lâ-yı illiyyîne çıkart, onların bize karşı olan sevgisini artır, her birinin bereketinden üzerimize yağdır. Bize bu yüce tarikatın sülûkünü tamamlamayı nasip et. Bizi şeyhimizin rızasına, emirlerini yerine getirip yasakladıklarından da sakınmaya muvaffak eyle.
Allâhümmerzukne'l-bekâe bike, ba'de'l-fenâi fîke alâ kademi sâdâtine's-sâlikîne fîhâ.
Allahım! Bizi, bu tarikatta sâlik olan sâdâtlarımızın izi üzere sende (sevgi ve rızanda) fenâ bulduktan (fenâfillâh makamına erdirdikten) sonra seninle (rıza ve sevginle) bekâ bulma (bekâbillâh makamına erme) nimeti ile rızıklandır.
Allahım! Hatalarımızı bağışla, dostlarının muhabbetiyle bizi kendi muhabbetine celbet, dinin ve itaatin üzere tevfik ve istikamet üzere kalmayı rahmetinle bizlere nasip eyle ey merhametlilerin en merhametlisi!